“Sevgi emektir tamam da, Türkan Şoray olsan aklın Kadir İnanır’da kalmaz mı?” | Ahmet Ümit yeni kitabı ‘Bir Aşk Masalı’nı ve aşka dair düşündüklerini anlattı

“Bu kitapta sadece aşk eleştirisi yok, buradan yola çıkarak sevmeyi bilmeyen erkekler hakkında bir insan eleştirisine dönüştürdüm.”

Yazar Ahmet Ümit, namıdiğer Başkomser Nevzat bir süreliğine cinayet romanlarına ara verdi ve bir masal kitabıyla karşımıza çıktı. Yapıtları dünyada 34 dile çevrilen, Türkiye’nin önde gelen edebiyatçılarından Ahmet Ümit’in masal türünde çıkan yeni kitabı Bir Aşk Masalı’ için yazarla buluşup yeni kitabı hakkında ve aşk üzerine konuştuk.

– Cinayet romanlarına ara verip bir masal kitabı yazdınız. Üstelik bir aşk masalı. Neden masal ve neden aşk üzerine? 

Aşka en yakışan türün masal olduğuna inanıyorum. Çünkü masalı yazarken herhangi bir sınırlama yok. İstediğim her şeyi yapabilirim. Bir ‘Başkomser Nevzat’ ya da başka bir roman yazsam, beni sınırlayan gerçeklikler var, günlük olaylar var. Onların tersine bir şey yaptığım zaman okur diyecek ki Ahmet Ümit saçmalama ne yaptın. Ama masal yazarken her şeyi yapmam mümkün, Anka kuşuna binip dünyayı gezerim, beş prense bir gece aynı rüyayı gördürürüm, kimse de ‘niye böyle bir şey yapıyorsun, böyle şey olur mu’ filan demez.

Aşkta da bu böyledir. Bir insanı alıyoruz; o insana en güzel, en çekici, en erdemli, en kahraman, en soylu bütün bu anlamları yüklüyoruz. Ama böyle bir şey yok aslında. Gerçeklikte böyle bir şey yok. Bu bizim gerçeğimiz, o insana bütün bu anlamları biz yüklüyoruz. Tıpkı masallardaki gibi. Aslında aşk demek, sınırsız bir hayal kurmak demek.

Benim aşka dair bir tanımım var; aşk imkânsızı ümit etmektir diyorum. Sınır yok.

– Fantastik bir his aslında yani? 

Aslında öyle ama diğer yandan da gerçek. Buna inanıyoruz. Etimizle kanımızla, ruhumuzla, her bir hücremizle inanıyoruz ki, bizi derinden etkiliyor. Hayatımızı altüst ediyor, hayatımızı güzelleştiriyor, sonra yerin dibine sokuyor, göklere çıkarıyor, rezil birine çeviriyor, çirkinleştiriyor, erdemli, olağanüstü birine çeviriyor. Hepsini yapabilecek kudrete sahip olan bir duygudan ya da olgudan söz ediyoruz.

Dolayısıyla aşkı masal formunda anlatmanın uygun olacağını düşündüm. Birinci mesele bu. Aşkı niye yazdım?

Aslında ben daha önce ‘Aşk Köpekliktir’ diye bir hikâye kitabı yazmıştım. Orada da aşka eleştirel bir bakış açısı getiriyordum, ama burada bu bakış açımı çok daha genişlettim ve aşktan yola çıkarak aslında bir insan eleştirisi yaptım.

Yani sadece aşk eleştirisi yok, buradan yola çıkarak sevmeyi bilmeyen erkekler hakkında bir insan eleştirisine dönüştürdüm. Aynı zamanda kitapta hayvanlara inanılmaz bir övgü var. Balinalar, develer… Çünkü itiraf etmem lazım artık, hayvanları insanlardan daha çok seviyorum.


Ahmet Ümit, T24’ün Hulki’siyle yemeğini paylaşırken

Genel olarak insanlığı ve insanları sevme konusunda tereddütlerim var. İyi insanları seviyorum, onları sevmeye devam ediyorum. İnsanlığın şu ana kadar yeryüzündeki pratiği ne yazık ki yeryüzü için de öteki canlılar için de kendimiz için de iyi olmadı. O yüzden sağlam bir insan eleştirisi gerekiyor.

– Neden masallarda erkeklere ödül olarak hep kadınlar sunuluyor? 

Bu mesele erkek egemen toplumun değer yargılarıyla ilgili. Eğer kadın egemen, anaerkil bir toplum olsaydı belki de ödül yakışıklı bir prens olacaktı.

– Ana soyluluk vardı değil mi? 

Evet. Mitolojiye baktığımız zaman gerek Anadolu mitolojisinde gerek Mezopotamya mitolojisinde ana vardı. Mesela ‘Kayıp Tanrılar Ülkesi’nde Gaia vardı. Erkek yok, Gaia ana tanrıça ve dişi. Üremek ve çoğalmak için Uranüs’ü yaratıyor. Yani gökyüzünü yaratıyor.

Çatalhöyük’te Anadolu’da ana tanrıçamız var. Mezopotomya’da İştar var. Bunlar hep güçlü kadın tanrılar ya da tanrıçalar, ne diyorsak… Ama bir dönem sonra sınıflı toplumlarla birlikte erkekler gücü ele geçirdiler ve kendi dünyalarını yani ataerkil dünyayı yarattılar. Bütün pratik bununla ilgili. Bundan önce anaerkillik var. Kadın mağarada yaşarken o ilkel yerdeki trafiği sağlıyor.

“Erkek; kadını dölleyenin kendisi olduğunu bilmiyor, farkında değil…”

Bir de tabii şunu bilmiyor erkek; kadını dölleyenin kendisi olduğunu bilmiyor, farkında değil aptallar. Cahil! Toprak, rüzgâr, su kadını döllüyor ve bunun içinden bir insan çıkıyor diyor. Bu müthiş bir şey değil mi? Erkek mal gibi duruyor (kahkaha atıyor). Bilmiyorlar işte. Ve sonra erkek egemen toplum olunca da güçlüler, zenginler, krallar hep güzel kadınları alıyorlar.

Mesela şövalyeler böyle çıktı. Krallar zaten bütün kraliçeleri prensesleri almışlar. Şövalye de diyor ki krala “Ben kendimi size adıyorum efendim, masumiyet ve de inançla”. Ne masumiyeti, herif kadınla yatmak istiyor işte oradaki. Orada ihtiyar bir kral var, onun karşısında taş gibi delikanlı şövalye var ve kahraman… Aşk da böyle çıkıyor zaten. O yüzden ödül kadınlar (gülüyor).


Fotoğraf: Sebati Karakurt

 

– Bir Aşk Masalı’nda da prensler var, krallar var. Prensler aşklarının peşinde koşmaya çalışırken krallar “Dur bir oğlum saçmalama, sen kral olacaksın. Ne aşkı?” gibi şeyler söylüyor. İktidar, aşkı zayıflık olarak mı görüyor?

Doğru. Çünkü iktidar mantıkla ilgilidir. Dünyevi olanı ele geçirmek, zapt etmek, yönetmek, bütün hepsine sahip olmak ve o tahtı korumakla ilgili. Aşk ise akıl dışıdır. İktidar almakla ilgili bir şeyken aşk vermekle ilgilidir.

Gerçek aşk tümüyle vermekle ilgilidir ve bundan mutluluk duyarsın. Maddi manevi, her şeyi verirsin ve verdiğin için de bu büyük bir mutluluk duyarsın. Ben sana neler verdim, ben seni ellerin ol diye mi sevdim filan diyorlar ya, palavra bu. Gerçek aşk bu değil.

Aşkın ele geçirmekle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Evet, o insanın bizi sevmesi için, bizimle ilgilenmesini, zamanını bize ayırmasını, istediğimiz her şeyi yapmasını isteriz. Ama gerçek aşkta ve gerçekten seven insanlar -bunlar tabii olgunlaşmış ruhlardır- karşısındaki insanın özgür olmasını ister. O insanı ele geçirmek istemez.

“Ruh ikizimi arıyorum lafı da palavradır!”

Çünkü ele geçirdiğin zaman o insanı aslında kendine benzetmiş oluyorsun. Ben benzerimi sevmem. Bu ruh ikizimi arıyorum lafı da palavradır. Yalan o, ruh ikizimi aramıyorum. Ben kendimden sıkıldım zaten. Bana benzeyen birinin neden peşinden gideyim ya. Benden farklı biri olsun ki – en azından kriterlerden bir tanesi, tek kriter bu değil – o zaman o benim ilgimi çeker. Ben zaten neden âşık oluyorum? Demek ki, hayatımda bir sıkıntı var. Karşılamıyor.

Bizim kitapta da prensler uyanıyor ve çocuklar birdenbire aslında yaşamak istiyorlar. İçlerinde uyanan erkeklik duygusuyla, hayalleriyle, ruhlarıyla birlikte… Ve birdenbire taht ne lan taht ne diye düşünüyor. Taht yerine rüyasında bir kız görüyor.  Işıktan bir güzellik, taht ne.

Ama o öteki ihtiyar babası zaten yaşamış, hayal kırıklığına da uğramış, dibine vurmuş filan… O yüzden o diyor ki tahtı korumamız lazım oğlum, tahtı korursak her şey yolunda gider. 

“İktidarla uğraşan bir kişinin ülkede o kadar problem varken cinsel yaşamının sağlıklı olacağını düşünmüyorum”

– Tarihte tahtında otururken aşkını açıkça yaşayan, gösteren siyasi bir figür oldu mu?

Bunu zannetmiyorum. Tabii birebir bilmiyorum gerçi ama iktidarla uğraşan bir kişinin bütün o ülkenin sorunları varken aşka vakit ayırabileceğini düşünmüyorum. Bir kere zamanı yok, ikincisi o kadar çok stres altındaki bu adamların cinsel yaşamının da sağlıklı olacağını düşünmüyorum.

Çünkü cinsellik, sonuçta aşk cinsellikle ilgilidir -bence de öyledir- beyinle ilgili bir şeydir. Senin beyninde milyon tane problem varken; ülke ekonomik krize girmiş, seçimi kaybedeceğiz, seçimi kazanacağız, kiminle ittifak yapalım, çalınan paralar belli olduğu için patlayacak Amerika’da iş… Bununla nasıl olacak? O kadını görmüyordur bile… Aklının ucuna gelmez.

Çünkü o sırada mahvoldu, bitiyor. Beyin bu. Öyle deniyor ya; en büyük cinsel organ beyindir. Aşkı sağlayan da beyindir. Bizim hayal dünyamızın sınırsızlığı o. Yine erkek egemen toplumda maalesef o hayal dünyası da şöyle gerçekleşiyor; erkekler âşık olduğu kadınların çoğunda annelerini arıyorlar. Ve bu son derece yanlış, çünkü bizim gibi ülkelerde ayaklarının üzerinde duramıyor erkekler, birey olamıyorlar. Birey olamadıkları için aynı zamanda o kadın annesi oluyor.

– Bakım görmek istedikleri için mi? 

Evet, bakımını sağlıyor. Halbuki tam tersi senin bakman lazım. Aşkın benim anladığım kısmı budur. Birine âşıksam ben, onun sonsuza kadar mutlu olmasını isterim. Beni terk ettiğinde bile ona iyilik yapmak isterim.

Âşık Veysel’e atfedilen bir hikâye vardır, böyle bir olay oldu mu gerçekten bilmiyorum ama çok güzel bir hikâyedir. Gözleri görmüyor Âşık Veysel’in ve karısının bir başka adamla kaçacağını duyuyor. Bohçasını hazırlamış kadın ve Âşık Veysel de onun içine gidip para koyuyor, zora düşerse kullanması için. İşte aşk bu bence. Bencil değil sencil sevgi. Önerimiz bu.

– Bakınca imkânsız ve gerçek dışı gözüküyor benim için. 

Evet ama öteki çok yıkıcı ve korkunç. Bu kitapta prensler de bir aşk şehri yapmak istiyorlar. Çünkü rüyalarında bir aşk şehri görüyorlar ve rüyalarında gördükleri kız da bu aşk şehrinde.

Hayatta da her çift bir ev kuracak – isterse evlenmesinler birlikte yaşasınlar- ve o ev bir aşk yuvası olacak ama bunların yüzde 90’ı bir hapishane. Hapishaneye çeviriyoruz biz bunları. Erkekler de kadınlarda.

“Evlilik, ilişki hapishanesinin kurumsallaşmış hali: T.C. cezaevi”

– Evlilik de bu hapishaneyi pekiştiriyor mu biraz acaba? 

Evlilik tam olarak bunun kurumsallaşmış hali oluyor. T.C. cezaevi oluyor. Ama öteki ilişkilerde de var, evli olmayanlarda da var. İlişki şöyle dönüyor; cep telefonunda ne var, kimle görüştün, kime gittin, kime geldin? Abicim bilsen ne olacak? Bunu yapmak istiyorsa adam ya da kadın, yapar zaten. Sen şunu düşün; bu iş yürümüyorsa ya ayrılmayı düşün ya da yok ben böyle kabul ediyorum, bundan vazgeçemem diyorsan kabul et bırak.

Şimdi bunu söylediğim için birçok insan “Vay Ahmet Ümit’e bak ne diyor” filan diyecek ama gerçek bu. Yalana gerek yok ki, yalan bir şekilde yaşıyoruz bunu zaten. Ha ama evet çok mu zor, evet çok zor. İnsan çünkü acayip bir mahluk. Kendimiz için istediğimiz özgürlüğü, ne kadar çok seversek sevelim karşıdaki insan için istemiyoruz.

“Herkes herkesi aldatıyor sonunda”

– Ben yapayım ama o yapmasın durumu var. 

Tam olarak öyle. Biz de bir de ataerkil toplum olarak şu var; bu var ya bak bak boynuzlu, ha ha ha, bunun sevgilisi, bunun karısı bunu boynuzladı şerefsiz ha ha ha. Kimse demiyor ki, ya bu adam ya da kadın o kadar seviyor ki, bu durumu kabul ediyor. Bu takdir edilmesi gereken bir şey demiyor kimse. Shakespeare’in bir lafı vardır; insan pis bir varlık ya. Hoş bir varlık değiliz, onu kabul edelim.

– Aldatılan insana hep bir zavallıymış gibi bakılıyor. 

Evet, öyle görüyor. Bir de herkes herkesi aldatıyor sonunda ya. Fiili olmasa bile zihnen aldatıyor. İnsanın doğası bu. Ne diyeyim ben şimdi yani? Güzel bir tablo da çizebiliriz. Eşlerimize ve sevgililerimize sadık kalarak sonuna kadar namuslu büyük bir sevgiyi büyüt…

Şu örneği vereyim; ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ın final sahnesini biliyoruz hepimiz. Kadir İnanır, Ahmet Mekin… İkisi de çok sevdiğim oyunculardır… Türkan Hanım’ı da çok severim. Şimdi Allah aşkına bir kadın geliyor; Kadir İnanır’ı mı seçer Ahmet Mekin’i mi seçer? Kadir İnanır’ı seçer abi! Tamam anlıyorum Kadir İnanır vefasız çıktı hayta çıktı ama ya yine de aklın Kadir İnanır’da kalmaz mı?

– Kalır! 

Sevgi emektir, doğru, haklısınız ama arkadaşlar aşk diye bir şey var. 60 yıl böyle dingin ağır ağır yaşamak yerine 10 yıl deli gibi yaşarım ben deme hakkı vardır insanların. Ve bu onun sorunu. Yetişkinse, ben derim Ayhan yapma arkadaşım, etme diyebilirim arkadaşım olarak.

Ama Ayhan da bana der ki karışma abi, ben üç yıl yaşayacağım ama böyle yaşayacağım. Biliyorum bu kadın sonunda terk edecek beni ama ben onu seviyorum ve onunla bir gün bile olsa yaşamak istiyorum diyebilir ve bu da kıymetli bir şeydir. Bu bir özgürlük meselesi. O insanların kendi tercihi. Son derece karmaşık bir süreçten bahsediyoruz. O yüzden aşkta özgürlüğün en önemli mesele olduğuna inanıyorum ve onun için öyle yazdım.

Bunu başarabilir miyiz? Bu söylediğim şey ütopik bir şey olabilir.

– Benim için ütopik. Çok fazla erdemli ve her şeyden arınmış olmak gerekli. 

O noktada aşk da bitebilir. Tabii çok bencil bir şey aşk. Bencilliğin en doruğu. Aşk demek bencilliğin doruğu demek çünkü. Sevdiğin insana her şeyi verirsin, sonra benim kadar bunu kimse yapamaz, ben o kadar yüce gönüllüyüm ki bak hayatımı bile sana verdim dersin. Bu bile bencilliktir aslında. 

“Sevdiğimiz insanlar için ölümü bile göze alıyoruz ama ruhumuzdaki bencilliği yenemiyoruz” 

– Kitaba dönecek olursak, bunun bir masal olduğunu bilmeyenler için hem kapak tasarımı hem de ismi tasavvufu da çağrıştırıyor. Bunu bilinçli mi yaptınız? 

Çok bilinçli yaptım. Çünkü, bu kitabı yazarken dikkat edersen, edebi metinlere göndermeler var. Moby Dick, Binbir Gece Masalları, Jack London’ın Beyaz Diş – Vahşetin Çağrısı ve çok önemli bir kitap var, asıl beni etkileyen Ferideddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr’ından Kuşlar Meclisi… Tasavvufi metinlerin en temelidir o. Simurg hikâyesi.

Kuşlar, padişahlarını bulmak için yola çıkarlar. Padişah dedikleri tanrı aslında. Ve Kaf Dağı’na giderler. Burada bir saraya girerler ve bir tane perde vardır sarayda. O perdeyi indirdiklerinde 30 kuş kendilerini görürler. Müthiş bir şey bu. Aslında tanrı sizsiniz. Bu yolculuk öyle bir yolculuk. O yüzden düşüncen ve tanımlaman doğrudur, bir tür tasavvufi bir şeydir. Aşkın doğasını, aşkın felsefesini anlatan bir metin bu.

Masalda saydığım beş kelam var; kararlılık, cesaret, tutku, fedakârlık ama özgürlük mutlaka. Bunların hepsi aynı zamanda aşkın doğasını anlatan şeyler. Her şeyi yapıyoruz sevdiğimiz insanlar için, ölümü bile göze alıyoruz ama bir yere geliyor ruhumuzdaki o bencilliği –tasavvuf dersen nefis de diyebilirsin- yenemiyoruz.

Son dört kitabınızın ilk baskıları 300 bin basılıyor. Para sizi değiştirdi mi?

 Değiştirmedi. Sen de tanıyorsun beni artık kaç yıldır. Ben hâlâ eski arkadaşlarımla konuşuyorum, onlarla rakı içiyorum. Yemek yediğim, gittiğim yerler yine hâlâ aynı yerler. Değiştirmez de zaten… Niye değiştirmez, çünkü 14-15 yaşında devrimci oldum. 16 yaşında ünlüydüm ben. Ünlüydüm derken şöyle tabii; mitinglerde konuşuyordum, popüler bir adamdım yani. Hep popülerdim. İstanbul’a geldim İstiklal Caddesi trafiğe açıktı, burayı kapatırdık, ben orada arabaların üzerine çıkardım ve konuşma yapardım. Ve örgütteki herkes bilirdi beni ajitatörümüz Ahmet geldi filan derdi.

Bir de hep bir para vardı, bu kadar yoktu tabii ama vardı. Orta düzeyde yaşadık ama en iyi yerlere gittik. Yaşamayı biliyorduk İstanbul’da. Güzel yaşadık. Rakımızı içtik, kavgamızı ettik, ölümle burun buruna geldik, aşklar yaşandı, yıkımlar yaşandı, Moskova’ya gittim… Yani yaşadım zaten, fakirken de Moskova’ya gittiğinde de adeta bir diplomat gibi gidiyorsun, o zaman sosyalist ülkelerde işçi partilerin üyeleri diplomat gibi karşılanıyor, en iyi şekilde ağırlanıyor. Beş yıldızlı otellerde filan kalmıştım zaten, en iyi yemekleri yemiştim zaten yani. Dağılmadım o yüzden, dağılmıyorum.  Etkilemez beni.

– Mitingler deyince sizin İstiklal’deki bir mitingde yakalanmamak için kaçarken erotik filmlerin oynadığı sinemaya girme hikâyeniz geldi aklıma, anlatabilir misiniz? 

O çok hoş bir hikâye (kahkaha atıyor). Fitaş’ın orada Dünya Sineması vardı, karşıda da Lale Sineması, onun yanında da Lale muhallebicisi vardı. Tam orada hiç unutmam NATO’ya hayır eylemi yaptık. 1979 ya da 80 yılıydı, sıkı yönetimin olduğu zaman. NATO’yu protesto edeceğiz, İstiklal trafiğe açık o zaman ve caddeye bir pankart asıyoruz; ‘NATO’ya Hayır Bağımsız Türkiye’ diye. Yalandan da bomba süsü verilmiş böyle kutular var, ama jandarma da dolaşıyor. O yüzden çok tehlikeli aslına. Ellerindeki tüfeklerle bir ateş etseler, vücuduma değse kesin ölürüm, koluma değse koparır… 19-20 yaşında filanım, delilik işte ne diyeceksin.

Orada ben konuştum, bir de bayağı uzun konuştum 1 dakikaya yakın. 1 dakika çok uzun. Önce bir süre devrimciler için saygı duruşu, sonra bir konuşma yapıyorum; kahrolsun Amerikan emperyalizmi filan… Sonra da ant: “Faşizme karşı, Amerikan emperyalizmine karşı kanımızın son damlasına kadar dövüşeceğimize namusum üzerine yemin ediyoruz…”

Ondan sonra dağılacağız. Ama dağılırken yakalanmamak lazım, sivil polis de var. Benim üzerimde iki yönlü ceket var, hemen tersini giyeyim, çıkalım ve oradan sinemaya girelim. Fikir bu.

Yanımda benim korumalarım var beş kişi, konuşmamızı yaptık, ortalık yıkıldı. Sesim böyle var ya -abartmayayım ama- Tünel’e kadar çarptı geldi (gülüyor). Sonra da kaçtık sinemaya girdik. Hangi film oynadığını bilmiyoruz tabii, bir girdik; hiç unutmam bir tane İtalyanların porno demeyeyim de erotik film yıldızları vardı, Edwige Fenech bütün gençlerin hayaliydi. Bir girdik filme perdede o var. Allaaah, herkes oturdu. Bir İtalyan villasının yatak odasındayız (kahkaha atıyor). Neyse seyrettik tabii, oturuyoruz.


Edwige Fenech

 

Matrak olan şu tabii, film bitti ışıklar yandı, bizim mitingdeki herkes orada (gülüyor). Film için değil, gerçekten kaçtıkları için geliyorlar ama olayı düşünsene az önce kaşlar çatık, hakikaten ölümüne ve inançla -bugün de altına imzamı atarım- slogan atıyoruz sonra ışıklar bir açılıyor hepimiz böyle bakışıyoruz…

Hayat böyle bir şey işte. En gerilimli en trajik anlarda bile komik bir şey çıkar. Romanda filmde yapıyorlar bazen, her şey ama her şey kötü. Oğlum bu olmaz böyle, olmaz. Her şey kötü olmaz, her şey iyi de olmaz. Mutlaka o kötünün içinde bir yerde iyilik çıkar. Ciddiyetin içinde bir yerde komik çıkar. ‘4 Nikah, 1 Cenaze’ diye bir film vardır, efsane komiktir. Oraya bir cenazeyi koyuyor. Niye? Çünkü o duyguyu artıracak öteki türlü acıyı basarsın çiğköfteye acı acı acı, ya da baklavaya basıyor ya şerbeti… Sanatta ve hayatta da böyle bir şey var.

– İmza günlerinizde müthiş kuyruklar oluyor. Bir yerde bir okuyucunuz sosyal medyada “Ben saatlerce Ahmet Ümit’i kuyrukta bekledim. Adam kolu rahatsız olmadığı halde koluna bir şeyler takmış, imza yerine mühür basıyor. Eskiden severdim artık sevmiyorum o adamı” demiş. Üzülen çok olmuş sanırım.

Oldu evet, o zaman sakattı kolum, kolluk takıyordum.

– Şimdi imza atıyor musunuz tekrar? 

Evet, bir açıdan hak veriyorum. Gerçekten bekliyor, samimiyetle bekliyor ve geliyor. O arada ben de bitmiş oluyorum beşinci saatin sonunda. Sadece kol değil, başını bir aşağı bir yukarı kaldırmaktan sersem oluyorum. Mümkün olduğu kadar sonuna kadar kalırım ve insanları kırmam. Çünkü beş saat insanlar beni bekliyorsa, bunu kesinlikle hak ediyorlar. Ama işte öyle talihsizlikler oluyor, onlara da bir şey diyemem. Şimdi elimden geldiği kadar imza atıyorum.

– Buradan küsenleri tekrar çağıralım o zaman. 

Bak bir tane kolluk kullanıyorum, ama sadece kolluk takmıyorum – bunu lütfen yaz bak -kullandığım kremi de göstereyim sana…

Bu sırada kremi almaya gidiyor ve ilacı ekrana göstererek şöyle devam ediyor Ahmet Ümit… 

Bakın bu krem ne kremi biliyor musunuz? Bu kremi, at yarışlarında atların ayağına sürüyorlar. Vallahi bak! Bir ortopedist bana dedi ki; ‘Ahmet’ciğim sen bunu kullan’. Çıkmadan bunu sürüyorum koluma ancak öyle dayanıyorum. Efsane bir şey bu.

Başka bir imza anımı anlatayım sana, ilk imzam nasıl büyük bir talihsizlik biliyor musun? 1992 yılı, yanımda biri var: Aziz Nesin. Benim ikinci kitabım, Gebze Belediyesi bizi imzaya çağırdı, gittik oraya. Adam sağ olsun beni de aldı yanına. Beni kimse tanımıyor, Aziz Abi’nin önünde kuyruklar… Yan yana oturuyoruz. Ben boynu bükük oturuyorum. Bir süre sonra sıkıldım, Aziz Abi’nin kitaplarını filan derleyip topluyorum.

Aziz Abi çok temiz kalpli ve merhametli bir insandır, insanlara dedi ki, ya burada genç bir yazar var kitabı çıkmış lütfen onu da alın. 50 kitap götürmüştüm bitmez nasıl olsa diye ama bitti. Yani oralardan buraya geldik.

– Şansınız mı olmuş şansızlık mı bilemedim şimdi ben o imza günü.

Şanssızlık aslında ama böyle bir anıya sahibim ben. O açıdan bugün artık bu şans ve bunu artık böyle anlatabiliyorum. Ne mutlu bana artık bugün o kuyruklar oluyor. Aziz Abi gibi, Yaşar Abi gibi Türk edebiyatının devleri gibi en azından artık o kuyruklar oluyor, miting gibi. Benim şahsımda Türkiye gibi bir ülkede edebiyata duyulan bu ilgiyi görmek çok güzel bir duygu.

 


Fotoğraf: Kaan Sağanak

– İmzalarınızda da çok görüyorum, günlük hayatta da giymeyi çok sevdiğiniz ve size çok yakışan bir deri ceket var. Bir anısı var mı o ceketin? 

Anısı şu; 62 yaşındayım, kot pantolon giyiyorum ve o deri ceketi giyince hâlâ kendimi genç zannediyorum (kahkaha atıyor). Tamamen bu. 15 yaşında torunum var. Ahmet Mümtaz Taylan’la bir programa gittim, beni gördü ve üzerimde o deri ceket var; “Dedeye bak böyle dede mi olur” diyor.

– Son olarak, sırada okuyucuları bekleyen ne var diye sorayım. 

Okurların çok sevdiği bir şey var, ‘Başkomser Nevzat’ var. Şu anda yavaştan yazmaya başladığım kitapta karısıyla kızının katillerini bulacak.