THY, uzmanlar eşliğinde önce eğitim veriyor, ardından simülasyon kabininde sanal uçuş yaptırıyor, sonra da gerçek uçakla yolculuğa çıkarıyor. İki günlük çalışmanın amacı uçuş korkusunu ortadan kaldırmak
Zamanında “Lost” dizisinin ilk bölümü televizyonlarda yayınlanırken, ekranın köşesine neden “Dikkat: Bu dizi ulaşımdaki tüm tercihinizi karayoluna çevirebilir” gibi bir tetikleyici uyarı ibaresi konmadı, hâlâ hayret ediyorum.
2004 sonbaharında dizi yayına girdiğinde, muhtemelen tüm dünyada milyonlarca insanın beyninde gizli bir şalter attı. “Lost” tek başına bir neslin uçuş korkusunu tavan yaptırmış olabilir.
Bilim insanlarının bu dizi hakkında özel bir araştırması yok belki ama benzeri popüler kültür eserlerinin insanlar üzerindeki etkisini açıklayan son derece net çalışmalar mevcut. Örneğin Steven Spielberg’in 1975 yapımı “Jaws” filmi gösterime girdikten sonra dünya genelinde plaj tatillerinde ve deniz turizminde ciddi düşüşler yaşandı. İnsanlar sadece açık denizde değil, yüzme havuzlarında bile yüzmekten korkar hale geldi ve bu durum psikoloji literatürüne “Jaws Efekti” olarak geçti.
Yani anlayacağınız, kurgu dünyası bizim ilkel korkularımızı kaşımayı çok seviyor. “Jaws” bizi denizden soğuttu, “Lost” da 10 bin metre yükseklikteki o metal tüpün içine girmeyi bir cesaret testine dönüştürdü.
Her programa en fazla altı kişi kabul ediliyor
Tıptaki fiyakalı adıyla aviofobi yani uçuş korkusu, tam da bu kurgularla beslenen ama kökleri çok daha derinde bir panik hali. Uçuş korkusu, istatistik bilmeyen insanların basit bir kuruntusu değildir. İstediğiniz kadar karayolu kazalarının oranlarını önlerine koyun; o kapılar kapanıp basınç değiştiğinde beyin mantıkla çalışmayı bırakır. Çünkü mesele yükseklik ya da uçağın düşmesi değil, kontrolün tamamen elden gitmesidir.
Tam da bu “irade ve kontrol kaybı” üzerine düşünürken karşıma bir program çıktı: Türk Hava Yolları’nın Uçuş Korkusunu Yenme Programı.
Elbette ilk ilgimi çeken şey programın ücreti oldu. Ekranda kalın harflerle 48 bin TL (KDV hariç) yazıyordu. Yüzde 20 KDV’yi de üzerine ekleyince hesap bir anda 57 bin 600 TL’ye yuvarlanıyordu.
İlk finansal şoku atlattıktan sonra programın içeriğini inceledim. Başta “Herhalde insanlara saatlerce sunum yapıp ‘Uçak aslında kuş gibidir’ diye teselli veriyorlardır” diye düşündüm. Fakat detayları okudukça meselenin hiç de öyle basite indirgenmediğini gördüm ve merakım daha da arttı. THY ile görüşüp bir gazeteci olarak bu eğitimi yerinde gözlemlemek istediğimi söylediğimde beni büyük bir misafirperverlikle davet ettiler.
Burada küçük bir parantez açayım: Benim uçuş korkum yok. Hatta uçak henüz taksi yaparken uykuya dalan, türbülansı “Oh ne güzel salladı, beş dakika daha uyuyayım” diye karşılayan o gamsız, o sinir bozucu yolcu tipiyim.
Web sitelerinde “48 saat içinde kolayca uçuş korkunuzu yenebilirsiniz” başlığı altında eğitimin amacı şöyle özetleniyor:
“Sınıf içi eğitimde katılımcılara havacılık alanında uzman kişilerce (pilot, teknik eğitmen, kabin eğitmeni) uçaklarla ilgili pilotaj ve teknik konularda bilgi vermek; psikolog/psikiyatrist eşliğinde korkular ve katılımcıların uçuş korkuları üzerine değerlendirmeler yapmak; uzmanlar eşliğinde kabin simülatöründe sanal uçuş ve ertesi gün gerçekleştirilecek gerçek uçuş ile uçuş korkusuna duyarsızlık kazandırmaktır.”
Programın ilk gününde, sabah saat 08.30’da Bakırköy’deki THY Havacılık Akademisi Merkez Kampüsü’nde diğer beş katılımcıyla birlikte sınıfta hazır bulunduk. Katılımcıların ikisi daha önce hiç uçağa binmemişti; diğer üç kişi ise geçmişte hiçbir korkusu olmamasına rağmen sonradan geliştirmişti.
“Daha önce hiç uçağa binmemiş biri uçaktan neden korkar ki?” diye düşünebilirsiniz. Cevabı çok basit: Felaket tellallığı.
Hani hafif bir başınız ağrır da eşe dosta söylersiniz ya; anında biri çıkıp “Aman ha! Bizim komşunun amcasında da aynı ağrı vardı, üç aya kalmadı gitti…” diyerek moralinizin üzerine beton döker. İşte bu da tam olarak öyle bir şey. Daha önce hiç deneyimlemediğiniz bir süreci, en yakınınızdan ya da “çok güvendiğiniz” birinden dinlediğiniz felaket senaryolarıyla satın alırsınız. İnsan zihni gariptir; hiç binmediği bir uçağın düşme ihtimaline, hayatında hiç görmediği birinin yaşadıklarına bakarak gözü kapalı inanır. Bunu ben değil, dersimize giren psikologlar söylüyor.
Sınıf mevcudunun az olması talebin düşüklüğünden değil. Başvuranların ön görüşmedeki değerlendirmelerine göre her programa en fazla beş ya da altı kişi kabul ediliyor. Çünkü her bir katılımcıyla tek tek ilgilenildiğinden emin olmak istiyorlar. Nitekim ikinci gün yapılan gidiş-dönüş uçuşunda psikologlar ve teknik eğitmen hemen yan koltuğunuzda oturuyor. Yani ilk gün eğitimi verip “Haydi sana güle güle” diyerek sizi o metal tüpün içinde tek başınıza bırakmıyorlar. Uçak tam kalkarken kalbiniz hızlandığında, bir yanda “Duyduğunuz o ses kanat flaplarının sesi, gayet normal” diyen teknik eğitmeni, diğer yanda nefesinizi düzenleyen psikoloğu yanı başınızda buluyorsunuz.
Programın omurgasını teorik derslerden ziyade o psikolojik eşiği kırmak oluşturuyor. Pilotlar türbülansın uçağı düşürmeyeceğini bir mühendis sakinliğiyle anlatırken, psikologlar zihnin ürettiği felaket senaryolarını sönümlendirmeye çalışıyor. İşin asıl kırılma noktası ise simülatör aşaması.
İtiraf edeyim; “simülatör” dendiğinde zihnimde herhangi bir VR gözlük takıp sandalyede otururken pikselli bir uçuş videosu izlediğim bir görüntü canlandı. Ancak teorik eğitimler bittikten sonra tüm ekip bir hangara girdik ve karşımızda gerçek uçak gövdelerinden oluşan simülatörler gördük.
Uçağın merdivenlerinden çıkıp koltuklarımıza oturduktan sonra eğitmenimiz uçak içinde duyulabilecek tüm sesleri tek tek tanıttı. Kemerler bağlanıp anonslar yapıldıktan sonra simülatörde ilk uçuşumuzu gerçekleştirdik. Taksi sırasında, kalkışta ve inişte yaşanabilecek tüm sesleri duyuyor ve hareketleri birebir hissediyorsunuz.
Ve eğitmen sorar: “Şöyle hafif bir türbülansa girelim mi?”
Havadayken eğitmenimiz sordu: “Küçük bir türbülansa girelim mi?” Herkes onaylayınca önce hafif, sonra orta, ardından ciddi bir türbülans simülasyonu başlatıldı. Sarsıntı gerçek bir uçağın içindeymiş gibi hissedildiği için ilk başta tedirgin olanlar çıksa da psikologlar hemen devreye girdi ve o sarsıntıya rağmen sistemin nasıl ayakta kaldığını herkese anlattı.
Simülasyonda ikinci kalkış ve inişimizi tamamladıktan sonra hangardan ayrıldık. Vedalaşırken, yıllardır uçağa adım atamayan kişilerin yüzündeki o rahatlamayı görmek, meselenin bir şımarıklık değil, çözülebilir bir zihinsel bariyer olduğunu kanıtlıyordu.
Ertesi gün katılımcıların hepsinin gerçek uçakla gidip sorunsuz şekilde geri döndükleri haberini almak da ayrı bir keyifti. Eğitmenler, bu iki günlük programın ardından katılımcılara en geç üç hafta içinde tek başlarına yeni bir uçuş yapmalarını tavsiye ediyor. Programın bir diğer güzel yanı da eğitim sonunda kurulan WhatsApp grubunu kapatmamaları; böylece katılımcılar gelecekteki uçuşları öncesinde bir stres yaşadıklarında uzmanlardan tekrar destek alabiliyorlar.
Sonuç olarak; o ilk gün afişte 57 bin 600 TL rakamını gördüğümde attığım hafif alaycı tebessümü hangar kapısından çıkarken geride bıraktığımı itiraf etmeliyim. Hatta içimden, “Bu para; terapi seansları ve otobüs çileleriyle kıyaslandığında son kuruşuna kadar değer” diye geçirmedim değil.