Haziran ayında sanat dünyası, çağımızın en neşeli, en renkli fırçalarından birine, David Hockney’ye veda etti. Arkasında o meşhur turkuaz havuz resimlerini, göz alıcı iPad çizimlerini ve yaşama sevincini bıraktı. Ancak Hockney’nin atölyesinin derinliklerine bakanlar, onun hayatındaki en büyük iki ilham kaynağını çok iyi bilir: Stanley ve Boodge. Bu iki sosis köpek (Dachshund) modern sanat tarihinin en sabırlı, en lüks yaşayan ve muhtemelen en yüksek bütçeli “profesyonel modelleriydi.”
1980’lerin sonlarına doğru Hockney’nin hayatı oldukça karanlık bir viraja girmişti. Dünyayı kasıp kavuran AIDS hastalığı nedeniyle en yakın arkadaşlarını, modellerini ve birçok dostunu peş peşe kaybediyordu. Bu yas sürecine, bir de kalıtsal bir rahatsızlık nedeniyle yaşamaya başladığı ciddi işitme kaybı eklendi. Hockney, hem dostlarının acısıyla hem de sessizleşen bir dünyayla baş başa kalarak Los Angeles’taki Hollywood Hills evine kapandı.

İşte o meşhur sosis köpek lobisi tam bu sırada devreye girdi. Irka olan sevgisi illüstratör arkadaşı Ian Falconer’ın çok sevdiği köpeği Heinz’dan kaynaklanıyor. Hockney, Heinz’dan o kadar büyülenmişti ki, Falconer kendi köpeği kaçırılmasın diye onu bir sosis köpek seçmesi için bir yetiştiriciye götürdü.
Hockney, önce Stanley’yi sahiplendi. Bir süre sonra da ikinci sosis köpeği Boodge’u ailesine kattı. Böylece tarihin en çok belgelenmiş iki sosis köpeğin hikayesi başlamış oldu. 1993’ten bu yana ikilinin 45 adet yağlı boya tablosu, 84 adet çizimden oluşan ‘David Hockney’s Dog Days’ albümü ve yüzlerce eskizi var. Tarihte bu Dachshund cinsi köpeklere takıntılı bir biçimde aşık olan tek sanatçı Hockney değildi.

“O bir köpek değil”
Kübizmin babası Pablo Picasso’nun da hayatını, kalbini ve tuvallerini ele geçiren bir sosis köpeği vardı: Lump (Almanca “Yaramaz” veya “Serseri” demek). Aslında Lump, Picasso’nun köpeği değildi. Ünlü savaş fotoğrafçısı David Douglas Duncan’a aitti. Duncan, Cannes’da yaşayan Picasso’yu malikanesinde ziyaret etmeye gittiğinde yanına köpeği Lump’ı da aldı. Ancak evine dönerken arabasında tek başınaydı; çünkü Lump, Picasso’nun kucağına kurulmuş ve inmeyi kesinlikle reddediyordu. Picasso da bu inatçı sosisle yaşamak istediğini söyledi. Altı yıl Picasso ile yaşayan Lump için sanatçı şunu söylemişti: “Lump, o bir köpek değil. Küçük bir insan da değil. O tamamen bambaşka biri.”
Basın danışmanı bir sosis
Daha sonra bir omurga rahatsızlığı yaşayan sosis, tedavi için tekrar eski sahibi fotoğrafçı Duncan’a emanet edildi ve uzun bir tedavi sürecinin ardından Stuttgart’ta yaşadı. Kaderin garip bir cilvesidir ki, bu iki dostun vedası da neredeyse eşzamanlı oldu: Lump, 29 Mart 1973’te öldü. Pablo Picasso ise ondan tam on gün sonra, 8 Nisan 1973’te hayata gözlerini yumdu.

Hasan Abi’nin hulki operasyonu
Sosis köpek lobisinin pop art kanadına, yani sanat dünyasının en eksantrik, en gizemli ismi Andy Warhol’un dünyasına geçelim. Warhol’un hayatını değiştiren o meşhur sosis köpeği Archie (ve daha sonra ona katılan Amos), sıradan birer evcil hayvan olmanın çok ötesindeydi. Warhol, ne kadar ünlü olursa olsun aslında aşırı utangaç, sessiz ve insanlarla doğrudan iletişim kurmaktan hoşlanmayan, gizemli bir karaktere sahipti. Gazeteciler kendisine zor veya hoşuna gitmeyen bir soru sorduğunda, kucağındaki Archie’yi kaldırır, mikrofonu köpeğin ağzına uzatır ve “Ben bilmem, cevapları Archie versin, ona sorun” derdi. Basın mensupları neye uğradığını şaşırırken, Warhol köpeğinin arkasına saklanarak röportajları kendi lehine çevirirdi.
Doğanın adeta avangart bir heykel gibi tasarladığı bu kısacık bacaklı, dev egolu sosis köpekler, Türkiye’de pek popüler değil. Ancak gazeteci milletinin Hasan (Cemal) Abi’sinin de Hockney ve Picasso gibi bir başkasının sosis köpeğine “çökmeye çalışma” hikayesi var. Ben de 2019 yılında 4 yaşında olan ‘Hulki’ isimli bir sosis köpek sahiplendim. Hasan Cemal ve Hulki’nin ilk karşılaşmasında, Hasan Abi de “ilk görüşte Dachshund aşkı” hastalığına tutulmuş ve şoke edici bir biçimde Hulki’yi ona vermemizi istemişti. Şaka değil. Koskoca Hasan Cemal, bir başkasının köpeğine “çökmeye” çalışıyordu. “Yapma etme” derken, çareyi kendisine başka bir sosis köpek aramakta bulduk. Sanat tarihi dünyasına yön veren bu dev isimlerin de benzer bir yoldan geçtiğini duyunca, bize de Hasan Cemal’e hak vermekten başka bir yol görünmedi. Ve böylece onu, kucağından indirmediği yemyeşil gözlü Oskar’ıyla tanıştırdık.
Kübizmin babası olup modern sanatı kökten değiştirmek ya da Hasan Cemal olup Türk medyasının yarım asırlık tarihini yazmak fark etmiyor; bir sosis köpekle karşılaşan her “büyük insanın” içinden aynı hastalığın pençesinde: Sosis hipnozu.